19 Aralık 2022

Kurak Günler Film Çözümlemesi

Senaryosunu ve yönetmenliğini Emin Alper’in yaptığı ve bu yıl dokuz ödül alan Kurak Günler filmi 9 Aralık 2022 tarihinde vizyona girdi. Film, Türkiye’nin günümüz ve yakın geçmiş siyasal-toplumsal panoramasının baş karakter savcı Emre ekseninde anlatımıdır. Toplumsal gerçekçilik, gerçekliğin sürekli birebir yansıması olarak değil çok sayıda metaforik anlatımla işlenmiştir. Aynı zamanda bu toplumsal gerçekliklerin baş karakter savcı Emre'de yarattığı duygusal ve davranışsal etkilerİ işlenmiştir.

Pek çok imgesel ve simgesel anlatının yer aldığı, sıklıkla iç içe geçtiği filmin çözümlemesine geçmeden önce konusunu özetleyelim.

Filmin imgesel anlamda konusu Yanıklar adlı küçük bir ilçeye yeni atanan genç savcı Emre’nin çevresinde döner. Şehre daha ilk girişinde, avlanan bir yaban domuzunun bir traktörün arkasına bağlanan halatla sokaklarda bir karnaval havasında sürüklenişine ve havaya yapılan silah atışlarına şahit olan savcı sarsılır. Ancak gerek yeni ve acemi olmasının gerekse sosyal yalıtılmışlık yaşamayı istememesinin etkisiyle bazı sorunlara başta tolerans gösterir. Zaman içinde belediye başkanı Selim ve oğlu Şahin’in başını çektiği şehrin ileri gelen erk sahipleriyle arasındaki uyuşmazlık artar. Savcı Emre, muhalif gazeteci Murat sayesinde şehirde ne dolapların döndüğünü anlamaya başlar. Küçük şehrin ciddi anlamda su ihtiyacı vardır. Belediye başkanı yüksek maliyeti bahane ederek bir ırmaktan elde etmesi gereken suyu yer altı su kaynaklarından elde etmeye çalışmaktadır. Ancak bu şekilde kuruyan yeraltı su kanalları yer yüzeyinde obruk adı verilen çökmelere neden olmakta, halkın güvenliği tehlikeye girmektedir. Diğer yandan Roman eğlence işçisi-dansçısı Pekmez ırza tecavüze uğrar. Olayın savcısı Emre bir süre sonra olayın sanığı durumuna düşme tehlikesiyle karşılaşır.

Savcı Emre sekülarizme dayanan aklın ve vicdanın simgesidir. Ev zihnin, fareler ise dinsel gericiliğin ideolojik simgesidir. Türkiye solunun konuşma dilinde “fare” dinsel gericilere gönderme yapar. Filmin ilgili sekansları seküler akıl ve vicdanın (Emre’nin evi) dinsel gericiliğin ideolojik saldırısı (fareler) altında olduğunun metaforik anlatımıdır.

Savcı Emre karakteri ideal bir akıl ve vicdan simgesi olarak resmedilmemiştir. Filmin başlarındaki yemek daveti sekansında sarhoş olacağını bilmesine rağmen rakı içmeye devam eder. Burada aklı devre dışı kalmıştır. Çünkü bu yeni şehirde bir insan olarak sosyalleşmeye de ihtiyacı vardır. Bu nedenle ısrarlara boyun eğer.

Savcı Emre gibi gazeteci Murat da aklın ve vicdanın sesidir. Ancak Emre’nin apolitik aklından farklı olarak Murat politik aklın ve cesaretin simgesidir. Murat siyasal olarak bir taraftır ve bu taraflılığını yerel muhalif gazetesindeki çalışmaları ile somutlamakta, yaşama geçirmektedir. Tezlerini belge ve raporlarla desteklemektedir. Bu bakımdan siyasi duruşu bir bilimsel yöntem olarak nesnel değerlendirmeye de dayanmaktadır. Bu bakımlardan Murat, Emre’den daha ileri bir evreyi simgeler. Emre’nin salt mesleki etik ve genel insani değerlere yaslanan aklı ve vicdanı, günümüzde kendisini ideolojik-siyasi bir tarafta görmeyip salt insani bir duruşun ve etik değerlerin yeterli olacağını sanan kentli orta sınıf muhalif tavrını simgelemektedir. Savcı Emre, Murat ile gelişen diyalogları süreci içinde sadece aydınlanmayacak aynı zamanda başta bocaladığı aklı ve vicdanını tutarlı bir çizgiye sokacak cesareti de geliştirecektir.

Burada simgesel okumaya ara verip imgesel okumaya geçelim. Gazeteci Murat bir gaydır. Yalnız bir karakterdir. Aklın, vicdanın ve cesaretin simgesi olsa da bir insan olarak duygusal yakınlık ve cinselliğini yaşama ihtiyacı vardır. Emre’ye ilgi duyar ve yakınlaşmaya çalışır. Böylece Murat’ın toplumsal yönünün dışında bireysel yönünü de görürüz. Tüm tablo filmin imgesel anlamda bir LGBT hakları savunusunu da içerdiği olarak yorumlanabilir.

 Gerici karakterler olarak belediye başkanı Selim ve oğlu Şahin’i görüyoruz. Belediye başkanının ad seçiminde şiddetin ve istilacı bir büyümenin tarihsel simgelerinden biri olarak Yavuz Sultan Selim kullanılmış olmalı. Oğlunun adı olan Şahin ise siyasi terminolojide esneklik göstermeyen, sertlik yanlısı gibi anlamlara geliyor. Kent halkının su sıkıntısı varken başkanın evinde bolluk vardır. Buradan da anlıyoruz ki mevkisini kişisel maddi çıkarları için kullanmaktadır. Maliyeti yüksek diye ırmaktan su getirme projesine yüz çevirmesinin nedeni de budur. Mali kaynaklar oraya giderse sömüreceği daha az şey kalacaktır.

Film boyunca yerel halktan Pekmez dışında kadın karakter göremiyoruz. Erkek egemen toplum düzeninde kadın toplumsal alanda adeta yoktur. Roman etnisite karakteri Pekmez ise cinselliği sömürülecek bir objedir. Üçüncü kez ırzına tecavüz edildiğini öğrendiğimiz Pekmez’e yerel halk hatta polis kayıtsızdır. Çünkü o bir insan değil cinsel objedir. Pekmez karakteri imgeselin dışında simgesel bir anlam da taşır.

Pekmez, halktan bir figürdür. Aynı zamanda dışlanan bir etnisitenin üyesidir. Pekmez’in ırzına geçilmesi emekçi halkın, ezilenlerin, dışlanan kesimlerin tecavüze uğramasıdır simgesel olarak. Bu tecavüzleri kimlerin yaptığı aslında gayet açıktır. Bu toplumun önemli tüm maddi ve kültürel değerlerine kimlerin el koyduğu veya dejenere ettiği de açıktır. Ancak üstü örtülmeye çalışılmaktadır. Bu örtüyü kaldırıp gerçek failleri ortaya çıkarmak isteyenler, iktidarın güç ve yetkisi karşısında kendilerini sanık sandalyesinde bulmaktadırlar. Aynı savcı Emre’nin bir anda sanık durumuna düşme tehlikesi yaşaması gibi.  Filmde tecavüzü kimin veya kimlerin yaptığının “netleşmemesi”nin nedeni de budur. Semen örnekleri Ankara’da tahlil edilmiştir ve failler suçsuz bulunmuştur. Devletin yönetildiği kent olarak Ankara siyasal iktidarı temsil eder. Gerçek suçluları gizlemenin simgesidir Ankara.

Filmde kadın sorununa göndermeler olmakla birlikte kadın karakter idealizasyonu yapılmaz. Kentli ve yüksek öğrenimli bir karakter olarak kadın hakim bozuk düzene eklemlenmiş olarak görülür. Bu eklemlenme veya “uyum”un nedeni kişisel korku ve kaygılardır. Başka bir açıdan konformizmdir, pek çoklarımızda olduğu üzere. Emre ve Murat’ı farklı kılan ise anlamlı bir yaşam için konformizm alanını terk etmeleridir.

Filmin başlarında sokaklarda sürüklenen yaban domuzu sekansı dinsel yargıların şiddet ve linç kültürü ile birleştiğinde nasıl tehlikeli olabileceğini gösterir. Aynı linç kültürünü Pekmez’in evinin yakılmasında daha sonra ise Emre ve Murat’ın kaldığı eve yönelirken görüyoruz.

Yeraltındaki boşlukların üst duvarının göçmesi sonucunda yer yüzeyinin bir çukur olarak içeri göçmesine obruk deniyor. Yeraltı sularının yoğun olarak kullanılarak azalması da bunun nedenlerinden bir olarak gösteriliyor. 


 

Obruk, Kurak Günler filminde mezarı simgeliyor. Egemen sınıfların halkın maddi ve kültürel değerlerini sömürmesi, sömürülen insanların yaşarken ölmesidir. Obruk aynı zamanda bir deliktir. Türkçede "Cebi delik" deyimi parasız pulsuz kalmak anlamına geliyor. Paranın saltanatını sürdüğü bir düzende parasız kalmak adeta ölmektir. Obruk, filmde bu anlamdaki mezarın simgesidir.

Filmin final sekansında kovalayan grup gericiliği, kovalanan Emre ve Murat ilericiliği simgeler. Kovalayan gruptakilerin yüz ifadelerindeki gerçek dışılık kovalamanın simgesel anlamda yapıldığının işaretidir. Kovalama metaforu ilerici kesimlerin üzerindeki soruşturma, hapis, işten çıkarma, dışlama gibi baskıları simgelemektedir. Kovalayan grup öncekilerden çok daha büyük bir obrukla karşılaşınca durmak zorunda kalır. Burada gene simgesel anlatımın olduğu açıktır, kovalamaca obruğun kenarından koşarak devam edebilirdi. Ancak simgesel anlamda egemen gerici güçlerin kendi yarattıkları obruk bu sefer önlerine engel olarak çıkmıştır. Burada Marx ve Engels'in 1848'de yayınladıkları Komünist Manifesto'dan esinlenildiğini sanıyorum:

"Burjuvazi her şeyden önce kendi mezar kazıcılarını üretiyor."

İşte obrukların nedeni olan egemen sınıflar bu deliği aça aça kendi mezar kazıcılarını üretmiştir. Yarattıkları işsizlik, yoksulluk, pahalılık gibi nedenlerle halkın cebinde açılan delik ve diğer çöküntüler er veya geç bir isyanı, devrimi tetikleyecektir. Emre ve Murat kaçmayı bırakmış gericilerin mezarını kazmıştır. Cesurca bir ifadeyle, omuzları dik, yüzleri gericilere dönük, mücadeleye hazır olarak beklemektedirler.

Filmin görüntülerini başarılı buldum. Özellikle finaldeki kovalama sekansında el fenerlerinin yerdeki yansımalarının yukarıdan kamera açısıyla gösterilen ışık oyunlarından çok etkilendim.

Başarılı senaryo ve yönetmenlik, yeterli oyunculuk, iyi görüntüler filme damgasını vurmuş görünüyor.

Filmin final sahnesinde inançla beslenen bir umuda yönelik gönderim filmin bir distopya olmasını engellemiş. Tüm sorunlara rağmen kendimize güveniyoruz, mücadeleye hazırız mesajı filmden buruk değil umutla çıkmanın yolunu açık bırakıyor. Ayrıca pek çok toplumsal gerçekçi ve drama filminde sorunlardan adeta boğulan baş karakterler için aşk bir sığınak olurken Kurak Günler klişe bir aşk finalizasyonundan kaçınmayı başarmış. Filmde özgün bir son gerçekleştirilmiş.

 

31 Ocak 2021

Kişisel Gelişim ve Birlikte Gelişim

Kişisel gelişim derken kendi başımıza ve/veya bu konudaki kitap, video, panel, sempozyum gibi araç ve etkinlikler yardımıyla gelişim anlayışını kast ediyoruz. Psikoterapi, kişisel gelişime hizmet etmekle birlikte diğer bir insanın da özne olarak bizimle etkileşimde bulunması nedeniyle “kişisel gelişim” olarak tanımlanmasının doğru olamayacağını düşünüyorum. "Birlikte gelişim", arkadaşlarımızla, dostlarımızla ve diğer yakın insanlarla iletişim halindeki bir gelişim anlamına gelir. Psikoterapi bu anlama gelse de profesyonel anlam taşıdığı için ayrı tutuyorum.

Kişisel gelişim öğretileri ve bu öğretilere yönelik kitap ve etkinlikler son birkaç on yıldır ülkemizde büyük bir ivmeyle artıyor. Bu artış bir anlamda iyi gibi görünürken diğer yandan hangilerinin seçilmesi gerektiği ile ilgili bir sorunu ortaya çıkartıyor. Pek çok “kişisel gelişim” kitabı okuyucuya deyim yerindeyse “gaz vermek” dışında işlev görmüyor.
 
Seçim yaparken çok satanları göz önünde bulundurmak anlaşılır bir durum olsa da doğru seçim anlamına gelmiyor. İnsanlar kitle halinde aldatıcı bir yönelime de girmiş olabiliyorlar. Bu sebeple tercih ettiğim ve önerdiğim yöntem kitabın psikoloji/psikiyatri ekolleri bağlamında olmasıdır. Yazarın kısa özgeçmişini de inceliyorum sıklıkla. Yayınevine bakıyorum. Metis, Psikonet, Encore, OkuyanUs, Litera yayınları beğendiklerim arasında. Ancak illa ki bu yayınevleri olması gerekmiyor. Ama örneğin Metis'den çıkan üst düzeyde olduğunu biliyorum. Özetle bu gibi kriterlerden yola çıkıp gerekirse internet üzerinden okuyucu yorumlarını da inceleyip (1001kitap, kitapyurdu gibi) karar veriyorum. Bu konuda ne aradığınıza bağlı olmakla birlikte genel anlamda kişisel gelişimi destekleyeceğini düşündüğüm çeşitli önerilerimi yazımın en altında sunuyorum.
 
Peki bu kitaplarda veya videolarda anlatılanları öğrenmek kişisel gelişim için yeterli midir?
 
Buna yanıtım hayır. Tüm bunların kişisel gelişime yol açabilmesi için aşağıdaki gelişim evrelerinden geçmemiz gerektiğini düşünüyorum:
 
1) Bilişsel evre: İhtiyaç hissettiğimiz konuda doğru kitap, video vb. kaynakları bulmak, okumak, izlemek, anlamak ve yorumlamak anlamına gelir. Düşünsel anlamda farkındalık ve öğrenme de diyebiliriz.
 
2) Deneyimsel farkındalık: Düşünsel farkındalığa davranışsal ve duygusal farkındalığın da eklendiği evredir. Bir duygu, düşünce ve davranış kalıbını gerçekleştirdiğimiz veya gerçekleştirmek üzere olduğumuzda yaşadığımız farkındalıktır. Yani örneğin kitapta okuduğumuzu, o an ki deneyimimizle bağlantısını kuruyoruzdur. Ancak henüz değişim başlamamış olabilir. Farkında olduğumuz halde eski kalıplar sürüyor olabilir, engelleyemiyor veya engellemek istemiyor olabiliriz.
 
3) Olgusal değişim: Önceki evrelerde düşünsel, duygusal ve davranışsal farkındalıktan bahsetmiştik. Bunların belli bir yaşam pratiğinde başka bir deyimle bir olguda değişime dönüşebilmesi için beli bir moral/motivasyona ihtiyacımız var. Günlük dilde söylersek enerjiye ihtiyacımız var (duygusal veya bedensel). Sadece farkındalıklar yetmez. Gerekli enerji yaşama arzusu ve yaşama sevincindedir en başta. Bunun içinse yaşamınızı anlamlı kılacak kişi, kişiler veya değerler, idealler olması gerekir.
 
4) İçselleştirilmiş değişim: Olgusal değişimler tam değişim anlamına gelmeyebilir. Bir gün bir olguda değişimi başarabiliyor iken ertesi gün aynı durumda bunu başaramayabiliriz. Bunun için tekil değişim başarılarının pek çok kez tekrar ederek içselleşmesi gerekebilir. Diğer deyimle özümsememiz gerekir. Ne kadar tekrar etmek gerektiği ise kişinin sorununun niteliği ve şiddeti gibi bazı kriterlere bağlı olarak değişebilir.
 
Tüm çabalarınıza ve çok sayıda denemenize rağmen birinci veya ikinci evreden ileri gidemiyorsanız çok büyük ihtimalle bilinçdışı alanınızda bir veya daha fazla engel vardır. Bu durumda derin çalışmak daha doğru bir deyişle psikodinamik çalışmak gerekir. Daha yaygın şekilde bilinen adıyla psikanaliz çalışmak gerekir. Ancak tek başınıza psikodinamik çalışmak ve farkındalık sağlamak çok zordur. Hem çok bilgi gerekir hem de çok iyi davranışsal ve duygusal içgözlem, herşeye rağmen nesnel olabilme becerisi, “Ben savunması” dediğimiz zırhlarımızı aşabilecek beceriler geliştirmemiz gerekir. Kendi gerçeklerimizle yüzleşebilme cesareti gerekir. Bunları başarabilsek de genellikle aylar, yıllar süren uzun bir süreci göze almak gerekebilir. Bu zorlukları nedeniyle psikodinamik alanında yetkin bir klinik psikolog/psikiyatriste gitmek iyi bir fikir olabilir. Her klinik psikolog/psikiyatristin psikodinamik çalışmadığını da göz önünde bulundurarak seçim yapmamız gerekebilir. 
 
Konunun kişilerarası ilişkiler yönüne de değinelim. Yani birlikte gelişime. Tek başına yani kişisel gelişim bir yere kadar olabilir. Kişisel gelişim, kişilerarası ilişkiye dayanan bir gelişimle birlikte olduğunda asıl anlamını ve etkinliğini sağlayabilir. Bu konuda nasıl bir yol izleyebiliriz?

Birincisi yakınımızda bulunan anaç veya babacan karakterde olup yaşam bilgi ve deneyimi bizden yüksek, olgun insanlarla mümkün olduğunca yakınlaşabilmek. Bu şekilde onların duygusal dünyasının zenginliklerinden faydalanmak. Böyle insanlar bulmak kolay değil içinde yaşadığımız toplumsal ortamda. Ancak bulursak da kaçırmamaya çalışmamız gerekir. Diğer yandan kaçırmamaya çalışacağız diye söz konusu kişiye yapışıp bezdirmemek de gerekir. Böyle bir durumda faydalanmak bir yana zar zor bulduğumuz bu kişinin bizden uzaklaşma ihtimali yüksek olabilecektir. Orta ayar bir yakınlaşma yani yavaş yavaş, güvenini kazanmaya çalışarak ve onun bize verdiğiyle yetinen bir çizgide durmayı başarabilmemiz gerekir. Olur da bunu başarabilirsek onun deyim yerindeyse pozitif enerjinin bir kısmı bize yansıyacak ve kendimizi iyileştirmemizde işe yarayacaktır. Tabii burada karşımızdaki kişiyi kendi amacımızı gerçekleştirmemizi sağlayacak bir nesneye indirgemeyi kast etmiyorum. İnsan ilişkisi kuruyoruz. Bu ilişki karşımızdaki için de bir anlam ifade etmeli. Yoksa durum bir sömürme ilişkisine meyleder ve zaten bu şekilde umduğumuzu da bulamayız.
 
Çevremizde böyle bir karakter göremiyorsak kendi kişilik gelişimi aşamamıza yakın ve özellikle bizim gibi farkındalıkları oluşmaya başlamış ama çözüm aşamasında henüz yeterli ilerlemeyi sağlayamamış olsa da bunun çabasında olduğunu sezdiğimiz bir arkadaşımız olabilir. Karşılıklı olarak bu arayışlarınızı sezerseniz birbirinizi iyileştirici, geliştirici bir arkadaşlığa yönelebilirsiniz. Ancak böyle bir ilişkinin çetrefilli olma ihtimali yüksektir. Çünkü her ne kadar birbirinize destekleyici, iyileştirici bir iletişim kurmaya çalışsanız da bunun yanında az gelişmiş ve hasarlı benlik kısımlarınızın karşı karşıya gelmesi de yüksek bir ihtimaldir. Örneğin farkında olmadan birbirinizin damarlarına basarsınız. Normal bir söz saldırı gibi algılanıp diğer tarafın karşı-saldırısına veya ilişkiyi sonlandırmasına neden olabilir. Bu sorunu aşabilmek içinse her iki tarafın da son derece yüksek moral-motivasyonla ilişkiye başlaması gerekir. Aksi takdirde yaşanma olasılığı yüksek sorunlar karşısında ilişki sonlanır. Hatta bu yeni travma sebebiyle psikolojiniz daha da kötüye gidebilir. Ancak bazen bu tür riskleri göze almak gerekir. Elbette kör risklere girerek değil, sezgilerimizin yol göstericiliğine güvenen ama bunun riski sıfırlamadığını da gözeterek.
 
Bir aşk ilişkisi içinde kendimizi onarabilmek genellikle en kötü seçenektir. Sıklıkla onarmak şöyle dursun başta ışıltılı bir çekiciliği olsa da bir süre sonra o ışıltı sönüp yeni bir duygusal travmayla bizi daha kötüye götürebilir. Bunun nedeni aşkta karşımızdakini olduğundan daha iyi görmemiz, olumsuz yanlarına gözümüzü kapamamızdan dolayı gerçekliklere dayanmamasındandır. Onu böyle görmemizin altında ise kendimizdeki derin ruhsal hasar vardır. Karşımızdakinden bunu da tamir etmesini bekleriz, bilinçli olmasa da bilinçdışımızdan. Genellikle sevgiye olan açlığımızdan dolayı karşımızdakinin de sevgiye aç olduğunu fark edemeyiz. O da kendisinin iyileştirilip geliştirilme ihtiyacındadır ama kendi önceliğimizden dolayı bunu sıklıkla kaçırırız veya zaten vermeyecek durumdayızdır. Sonuçta ya çatışma yaşanır ya da hayal kırıklığı. Tüm bunlara rağmen böyle bir aşkın gerçeklere dayanan yani birbirinin tüm gerçeklerini görmeye dayanan karşılıklı bir sevgiye dönüşebilme ihtimalini de göz önünde bulundurmak gerekir. Böyle bir dönüşüm geçirebilirse aşk da elbette bizi iyileştirici, geliştirici bir nitelik kazanabilir.
 
Diğer insanlardan kendimizi yalıttığımız, içe dönük bir kişisel gelişim mümkün değil. Dış dünyayı riskli görsek de aşama aşama dış dünya ile ilişkiye girmek ve yaşanabilecek olumsuzlukları birer öğrenmeye çevirebilmek önemli. Bu şekilde düşe kalka öğrenmek de kişisel gelişimin kaçınılmaz bir parçasıdır sıklıkla. Acısız, zahmetsiz bir kişisel gelişim yok!
 
Kişisel gelişim konusunda sağlıklı beslenme, düzenli egzersiz ve sanatla uğraşmanın hafif sorunlarda işe yaradığını düşünüyorum. Ancak orta ve ağır duygusal sorunlarda sadece destekleyici başka bir deyimle ikincil önemde olduğu fikrindeyim. Hatta böyle durumlarda (orta ve ağır düzeyde sorunlarda) gerçek sorundan kaçma şeklinde bir “ben savunması” şeklinde de yaşanıyor olabileceği göz önünde bulundurulmalı.
 
Konunun bir diğer önemli olan yönü kişi olarak sadece yakın çevremizden ve bu ilişkiler bağlamından ibaret değiliz. İçinde bulunduğumuz ülkenin hatta dünyanın sosyoekonomik, politik, ideolojik ve kültürel matrisi içinde yaşıyoruz. Tüm bunlar bizim en özel yaşam alanlarımıza ve psikolojimize bir şekilde yansıyor. Böyle bir toplumsal matriste yeterli derecede olumlu değişimler gerçekleşmeden iyileşmemizin ne derecede olacağını ya da ne kadar zaman alacağını da düşünmemizde fayda var. En iyisi gücümüz yettiğince böyle bir mücadele verenlere omuz vermemiz, birlikte olmamız, dayanışmamız. Hem bize hem onlara iyi gelecek, güzel bir dünyayı birlikte kurmaya çalışmanın adanmışlığı yaşamımıza daha bir anlam verecektir.
 
Son olarak, bir yakınınıza sorunları nedeniyle kişisel gelişim kitapları veya kanalları önermeyi düşünüyorsanız öncelikle böyle bir çözüm arayışına yönelip yönelmediğini anlamaya çalışın. Özellikle yeni duygusal travma yaşamış veya akut evrede bir kişi bunlara hazır olmayabilir. Hatta durumu daha da kötüleşebilir. Kendisinde fark ettiğinden daha fazla sorunları olduğunu keşfedebilir ve daha da dibe gidebilir. Sorunları ve çözümün fikrini görebilir ama çözebilecek, yüzleşecek enerjisi olmayabilir. Önce bunu değerlendirin.
 
Daha da önemlisi bazen bir kişinin gözlerine bakarak içten şekilde gülümsemek veya elini tutmak ya da samimi ve anlamlı sözler söylemek en iyi kişisel gelişim kitabı önerinizden daha anlamlı olabilir.
 
Güzel ve anlamlı günler sizin olsun. Dostluk ve dayanışma içinde.

***

Önerdiğim kişisel gelişim kitapları:
 
Genel çerçevede:
-Hayatı Yeniden Keşfedin, Psikonet Yayınları (Jeffrey E. Young , Janet Klosko)
-İyi Hissetmek, Psikonet Yayınları (David Burns)
-Mod Terapisi: Diğer Yollardan Gitmek, Psikonet Yayınları (Laura Seebauer , van Genderen , Gitta Jacob)
-Bağlanma, Aganta Kitap (Amir Levine , Rachel Heller)
-Geştalt Terapi, Altınordu Yayınları (Ceylan Daş)
 
Obsesif Kompulsif Bozukluklar:
-Obsesif-Kompulsif Bozukluk, Nobel Yaşam (Charles H. Eliot)
-Obsesif Kompulsif Bozukluk, Kuraldışı Yayınları (David Veale)
 
Narsisistik bozukluk:
-Sevemez Kimse beni Benden Başka, Pusula Yayınları (Cem Keçe)
 
Borderline bozukluk:
-Senden Nefret Ediyorum Ne Olur Beni Terk Etme, Pusula Yayınları (Cem Keçe)
 
Şizoid bozukluk:
-Şizoid Görüngü, Nesne İlişkileri ve Kendilik, Metis Yayınları (Harry Guntrip)
 
Kişisel gelişim üzerine Youtube kanalları:
 
1) Psikolog Tulay Kok
2) Psikiyatrist Dr. İbrahim Bilgen
3) AçıkBeyin
4) Beyhan Budak

06 Ocak 2021

Aşk, Sevgi ve Yalnızlık

"Bir aşkın çok coşkulu ve tutkulu başlaması tarafların birbirini ne kadar çok sevdiğinin değil daha evvel ne kadar çok yalnızlık çektiklerinin göstergesidir" (Erich Fromm).

Erich Fromm’un söylediklerinden yola çıkarsak tarafların bir süre sonra birbirlerinin yalnızlık yaralarını sarmalarından dolayı aşkın da sönümleneceği sonucuna varabiliriz. Burada sönümlenme iyi olan bir şeyin kötüye doğru gidişi değil abartılı olanın normal hale dönüşünü ifade eder. Dolayısıyla şu an aşık olanların üzülmelerini gerektirecek bir şey yok aslında. Daha önce tarafları aşkın coşkusu ve tutkusu bir arada tutarken artık sadece kişiliklerinin gelişmişlikleri düzeyinde üretebildikleri sevgi bir arada tutabilir.
Taraflar veya taraflardan biri böyle bir sevgi gösteremeyecek düzeyde kişilik zaaflarına sahipse ortaya çok çeşitli sorunlar çıkabilir:
 
Kıskançlık baş gösterebilir. Kıskançlık sevgilinin ne kadar çok sevildiğinin değil o giderse çok derin bir yalnızlığa düşüleceğinin ve bununla baş edemeyeceğini hisssetmenin ifadesidir. Kişi, kişilik özellikleriyle sağlayamadığı sadakati öfke ve tehdit ile sağlamaya çalışır.
 
Taraflar veya taraflardan biri yeni bir aşkın peşine düşebilir. Kişilik yeterli sevgi üretemediğinde aşkın coşkusunun peşine takılınır. Ama her aşk aynı sönümlenme süreci göstereceği için kişi hiçbir zaman arzuladığı aşkı bulamaz. Dolayısıyla kişi bir süre sonra yorgun düşerek yeni arayışlardan da vazgeçer ve kabuğuna çekilir, depresyona sürüklenir.
 
Farklı varyasyonlar çizilip liste uzatılabilir.
 
Peki çözüm?
 
Aşkın sönümleneceğini ve asıl olanın olgun sevgi olduğu gerçeğini kabul etmek gerekiyor. Bu gerçekleri kabullenmek istemiyorsak zor da olsa bir iç gözlem yapıp derin yalnızlığın nerelerden kaynaklandığının farkına varmakla başlamak gerekiyor sanırım.

12 Eylül 2020

Borderline Kişilik Bozukluğu

Bu yazımın konunun profesyoneli tarafından yazılmadığı, sadece kişisel araştırmalarım ve gözlemlerime dayalı amatör bir çalışma olduğunu baştan belirtmeliyim. Bu sebeple konu sizin için şayet çok önemliyse uzmanların ifadelerini esas almanızda fayda olduğunu da eklemeliyim.

Bununla birlikte konuyla ilgili burada yazdıklarım sadece kitaplardan edindiklerimden oluşmuyor. Yaşamım boyunca çeşitli dönemlerde yakın çevremde borderline sorunu olan üç insan bulundu. Onlarla yaptığım konuşmaları ve gözlemlerimi teorik bilgilerimle harmanlayarak vermeye çalışacağım.

Diğer yandan burada ortalama bir borderline profilini, henüz farkındalığı gelişmemiş ve değişim çabasına girmemiş borderlineları ele alacağımı da belirteyim. Her insan farklı ve özgün olduğu gibi her borderline profili diğerinden farklılıklar gösterebilir. Bu anlamda yalın borderline profili anlatımı da diyebiliriz yazdıklarıma. 

Borderline adı verilen kişilik bozukluğunun dışarıdan en çok gözlenen özellikleri çalkantılı bir yaşam, ani ve uçta duygu-davranış değişiklikleri, öfke patlamaları. Bu sebeple halk arasında sıkça “dengesiz” olarak anılıyorlar. Borderline Kişilik Bozukluğu’nun toplumdaki yaygınlığı % 2 civarında gösteriliyor. Bence yüksek bir oran ve bu sebeple tanıyıp anlamakta fayda olabilir. Önce bilimsel kriterlere bakalım.

Otorite kabul edilen DSM 5 sınıflandırmasına göre borderline tanısı koyabilmek için erken ergenliğin başından itibaren birçok bağlamda kendini gösteren aşağıdaki 9 kriterden 5’inin ya da daha fazlasının varlığı gereklidir:

1) Terk edilmekten kaçınmak için çılgınca çaba gösterme

2) Gözünde aşırı büyütme ve yerin dibine sokma uçları arasında giden, tutarsız ve gergin kişiler arası ilişkiler

3) Kimlik karmaşası

4) Kendine kötülüğü dokunacak en az iki dürtüsellik (para harcama, cinsellik, madde kötüye kullanımı, güvensiz araç kullanma vb.) 

03 Eylül 2020

Özgürlük ve Bağlanma

Özgürlük ve bağlanma kavramları günümüzün postmodern topluluklarında sıklıkla birbirine zıt ve uyuşmaz olarak algılanır. Bu sebeple günümüz insanı sıklıkla bağlanmaktan kaçınıp özgürlük sandığı yere sığınır.

Bunu Beethoven’ın 5. Senfonisini çalmak üzere bir araya gelen bir klasik batı müziği orkestrası metaforuyla anlatmaya çalışacağım. Yirmiye yakın çalgı çeşidi vardır böyle bir orkestrada. Her bir çalgıcı özgürüm diye kendi kafasına göre bir şey çalarsa diğerleriyle bağlantısı kopar. Ortaya anlamlı bir müzik çıkmaz. Bu durum postmodern dünya anlayışındaki günümüz bireyinin metaforik anlatımıdır. Bağlanmamayı özgürlük sanmak. Oysa çalgıcı şefe bağlanırsa yani şefin komutlarıyla uyumlu dolayısıyla diğerleriyle uyumlu çalarsa ortaya muhteşem bir eser çıkabilecektir. Burada muhtemelen pek çoğunuzun aklına ya metafordaki şef gerçeklikte bir diktatöre atıfta bulunuyorsa sorusu gelebilir. Ancak metaforumuzda Beethoven’ın 5. Senfonisi üzerine hep birlikte çalışan bir orkestradan bahsediyoruz. Yani dünya çapında ün kazanmış bir beste üzerinde mutabakat sağlanmış. Şefin de çalgıcıların da amacı bu besteyi hayata geçirmek. Şefin amacı çalgıcının amacından farklı değil, sadece görev yeri farklı. Çalgıcının şefin komutlarına uyması ve diğerleriyle uyumlu çalması onun özgürlüğüne zarar vermez. Hep beraber aynı parça çalınıyor olsa da kişi kendi özel yeteneklerini sergileyebilir. Birey hem bireyselliğini yaşar hem de toplumsallığını. Bu sebeple her toplumsal aidiyetlik kişisel özgürlüğün karşısında konumlandırılamaz. Bu ikili özel ilişkiler bağlamında da geçerlidir. Birisine bağlanmak özgürleşmenin karşıtı değildir. Yaratmayı düşündüğünüz yaşamdır belirleyici olan. Ya da bir düşünce sistemine veya örgütlenmeye katılmak da özgürlükten vazgeçmek olarak yorumlanamaz. Hangi amaç ve ilkeler çerçevesinde bağlandığınızdır belirleyici olan. Kuşkusuz her metafor bir konuyu hele böyle soyut yönleri olan konuyu tüm yönleriyle açıklayamaz. Bu metaforumda da denk gelmeyen yerler olacaktır mutlaka. Ama sanırım anlaşılacağı üzere postmodern bireyin özgürlük ve diğerlerine bağlanma anlayışındaki hataları göstermeye çalıştım.

Postmodern birey esere değil kendisine odaklanmıştır ve orada takılı kalmıştır. Kendi başınalığını özgürlük sanar. Diğerleriyle uyumlu ortak bir amaç (eser) çekici gelmez. Çünkü bir orkestranın bir besteyi hayata geçirebilmesi çok çalışmayı, çok zahmeti ama özellikle zaman zaman eleştirilmeyi ve kırılmayı, üzülmeyi göze almayı gerektirir.

Peki tüm bu zahmetlere ve risklere değmez mi?

30 Ağustos 2020

Film Okuması: 2001 Uzay Macerası (2001 A Space Odyssey)

Yönetmen Stanley Kubrick’in 1968 yılı yapımı olan “2001 Bir Uzay Macerası” adlı film liberal batı dünyasının önemli filmleri arasında sayılıyor. Senaryosunu yazar Arthur C. Clarke ile birlikte yazan Kubrick’in bu bilim-kurgu filmi dönemi için oldukça gelişmiş sayılabilen görsel efektleri ile filmin tek Oscar ödülünü almış. Devam etmeden evvel yazının spoiler içerdiğini belirtelim.

Film girişinde insan türünün atalarının aleti keşfetmesi ile başlıyor ve tekil insanın Nietzsche’nin “yıldız çocuk” deyimiyle atıfta bulunduğu üst insana (übermensch) dönüşmesiyle sonlanıyor. Böylece film insanlığın nereden nereye gittiği ve nasıl gittiği ya da gitmesi gerektiğine dair dolaylı ve dolaysız felsefi, toplumsal, ekonomik belirlemelerde bulunuyor. Bu belirlemelerin neler olduğu, hangi temellere dayandığı, doğruluk ve gerçeklik paylarının ne olduğu, nasıl bir gelecek tasarımında bulunulduğu üzerinde duralım.

29 Temmuz 2020

Simgesel Büyük Ötekinin Kaybı

Jacques Lacan'ın iki önemli kavramı "Simgesel büyük öteki" ve "Simgesel küçük öteki". Bunlarla ne demek istemiştir Lacan?

Simgesel büyük ötekinin anlamı bizim için rol modeli olanlar, ebeveynler, psikoterapistler, liderler, aydınlar, ideolojiler vb.

Simgesel küçük ötekinin anlamı ise bizim gibi olanlar yani arkadaşlarımız, komşularımız, tanışlarımız vb.

Günümüzün en büyük sorununu Lacancı terimlerle açıklarsak insanların simgesel büyük ötekini kaybetmesi veya bulamaması diyebiliriz kanımca. Simgesel büyük öteki neydi? Özetle bizim için rehber, yol gösterici olabilecek olanlardı. Bunları kaybeden, rehbersiz kalan, rehbersiz kaldığı için de kendisine anlamlı yaşam çizmekte zorlanan insanlığın bu boşluğu doldurma veya dolduramama çabalarının dramatik hallerini görüyoruz:

-Benlik şişinmesi veya narsisizm (ben çok güçlüyüm, çok güzelim)
-Depresyon (artık ümit yok)
-Saplantılı bağlanma veya fanatizm (bağlanacak bir şey buldum, onu bırakmayacağım)
-Dürtüsellik veya hazcılık (eğlenip kendimi unutacak bir şeyler buldum)
-Paranoya (bu kötü dünyadan korunmalıyım)
-İçe dönme (insanlardan umudum kalmadı)
-Histeri (bana bakın, ilgi çekiciyim)
-Delirme (gerçeklerle başa çıkamıyorum, hayali dünya yaratmalıyım)

Hepsinin ortak özelliği toplumsal yaşam içinde kendini anlamlı bir şekilde konumlandıramamak. Bunun sonucundaysa parçası olamadığın insanları hor görmek, içlerinden birine yapışarak diğerlerini dışlamak, içe dönmek ya da hayali bir benlik imajı yaratıp ona tutunmaya çalışmak gibi seçenekler dışında seçenek görülememesi. Görülemiyor çünkü rehber kaybedildi, ret edildi veya ona inanılamadı. "Benim rehbere ihtiyacım yok" şeklinde benlik şişinmesi geliştirildi. Var olan toplumsal düzense bu şişinmeyi destekledi veya kendi simgesel büyük ötekileri öne sürdü.

Tüm bu ve benzeri sorunların çözümü için simgesel büyük ötekinin ne anlama geldiği ve hangi simgesel büyük ötekilerin anlamlı olabileceği sorusuna yanıt aramak büyük önem taşıyor.

Şiddetin Kalıtsallıkla ve Toplumla İlişkisi

Kadına şiddet. Bir mağdur var bir de fail. Mağdurun hissettiği duygu çaresizlik failin hissettiği duygu öfke. 

Tam bir çözüme ulaşabilmek için hem mağdura destek olmak ve çaresizlik duygusunu gidermesine yardımcı olmak gerekir hem de faillerin öfkesine kökten bir çözüm bulmak gerekir. Mağdura destek olmak çok önemlidir ama yetmez, etrafta öfke kol geziyorsa her zaman yeni mağduriyetler yaşanacaktır. Faili cezalandırmak önemlidir ama bu da yetmez. Öfke sivrisinek ise bataklığı kurutmadan sivrisinekten kurtulunamaz. 

O halde tam çözüme giden yolda şu soruya yanıt aramak önemli olmalı: Öfke toplumdaki hangi kaynaklardan besleniyor? 

Öfke toplumdan değil kişinin kendisinden kaynaklanıyor diye düşünenlerin sayısı hiç de az değil. Böyle düşünenler içinse soruyu şöyle soralım: Her bebek dünyaya saf ve temiz duygularla geldiğine göre sonradan onu öfkelendiren dış etkenler olmalı. Bu dış etkenler neler olabilir?

İlle de "Hayır, şiddet bunların genetiğinde var" diyorsanız şiddet ve diğer bazı davranışlarımızın kalıtsallıkla ilişkisine bakmamız gerekiyor. Burada genetik ve epigenetik olarak iki önemli kavram karşımıza çıkıyor. Genetik kavramını lise biyoloji derslerinden de biliyoruz ve artık yaygınlaştı. Ancak epigenetik kavramı henüz yaygınlaşmadı. Şiddet ve diğer bazı davranışlarımız genetikle değil epigenetik ile ilgili. Genetik ile ilgili olmadığı için şanslıyız. Yoksa çözüm bulma ihtimalimiz çok düşük olurdu. 

Epigenetik kalıtsal olarak bazı davranışlara meyil etmemize neden olabilir. Bu meyil uygun dış koşullar gerçekleşmediğinde gerçekliğe dönüşmeyebilir. Bu durumda anlaşılacağı üzere şiddete meyilli kalıtsal özellikler (epigenetik) taşıyan bir çocuk uygun toplumsal koşullar sağlanırsa şiddet davranışları göstermeyebilecektir. İlgi ve sevgi gösteren ebeveyn, iyi bir eğitim ve potansiyel şiddet eğilimlerinin judo, güreş gibi sporlarla elimine edilmesi mümkün olacaktır. 

Aksini iddia eden ancak "Investigation Discovery"gibi ABD TV kanalları olabilir. Toplumsal çözümlerin pek de rağbette olmadığı ABD'de şiddetin kol gezdiğine şaşmamalı.

21 Temmuz 2020

Bir Narsisist ile Yaşamak

Narsisizm, en kısa ve kaba tarifiyle kişinin kendine hayranlığı diyebileceğimiz bir kişilik özelliği. Günümüzde büyük bir hızla artıyor. Hatta kimileri çağımıza narsisizm çağı da diyor. Bu sebeple tanımakta fayda var. “Benim ihtiyacım yok, birinin narsisist olduğunu anlarsam hemen silerim” demeyin. Bir gün eşinizin veya çocuğunuzun narsisist olduğunu keşfedebilirsiniz. İşyerinde beraber çalışmak zorunda kaldığınız kişi de narsisist olabilir. Silemezsiniz ve nasıl beraber yaşayacağınızın yolunu bulmanız gerekir. Zaman zaman yaşamımın bir bölümünü de olsa narsisist birisiyle paylaşmak zorunda kalmış ve doğru tavrı her zaman ayarlayamamış birisi olarak deneyimlerimi tekrar gözden geçirerekten sizlerle paylaşmak istiyorum

Kişinin kendisini sevmesi ve saygı duyması sağlıklı bir durum ancak narsisizmde bu özellik abartılı ve çok öne çıkan bir hal alıyor. Ayrıca kişi kendine odaklandığı için diğerleriyle empati yapabilme yeteneği kısıtlı kalıyor. Kişi bitmek-tükenmek bilmeyen bir beğenilme peşinde koşuyor. Bunu sağlayabilmek için pek çok özelliğini geliştirmek için büyük çabalara girişiyor. İlk bakışta çok iyi görünüyor yani diyorsunuz ki “Bak ne iyi kendini geliştiriyor işte”. Ancak durum bundan ibaret değil. Örneğin düşünün ki eşiniz ailesine ayıracağı zamanı dil kurslarına, müzik eğitimine veya ikinci üniversitelerde okumaya vb. ayırıyor. Size ve çocuklarınıza yeterli zaman ayırmıyor. Elbette hoşunuza gitmez. Bu sorunun bir boyutu. Diğer boyutu ise onun tüm bu çabalarını onun istediği düzeyde takdir etmezseniz size saldırabilir veya en azından sizden uzaklaşabilir. Sorun burada da bitmez. Eğer bir narsisist birisini belli bir konuda da olsa kendisinden daha iyi veya daha başarılı görürse gene saldırıya geçer veya o kişiden uzaklaşır.

 

12 Temmuz 2020

Almak ve Vermek

Çocukluğu belirgin kılan “almak” erişkinliği belirgin kılan ise “vermek”. Çocuğun almaya ihtiyacı vardır ilgiyi, sevgiyi, yiyeceği, oyuncağı alır. Ebeveyn gerekli sınırı çizmeyi de bilirse çocuğun erişkinliğe “vermeye” hazır bir kişilikte ulaşacağını varsayarız. Çocuklukta yeterli düzeyde alamayanın veya sınır çizilmeden (fazla) alanın erişkinlikte “vermeye” hazır olamayacağını da varsayabiliriz. Böyle bir kişi için erişkinlikteki yaşamsal durum “Ne aldım ki ne vereyim?”dir. Bu durumda kişi ebeveyn olmaya hazır değildir. Çocuğa “veremez”. Aslında sadece çocuğuna değil arkadaşlarına da eşine de diğerlerine de yeterli düzeyde veremez. Ayrıca “vermek” fiilinin en belirgin olduğu mesleki etkinlik bile topluma bir hizmet ile “vermek” değil bu hizmetin karşılığında “alınan” paradır.

Yukarıdaki tablo toplumdaki çoğu bireyde gözleniyorsa sürekli alma peşinde koşan ama çevrelerindekilerin de çoğunun alma peşinde koşanlardan oluşmasından dolayı istediğini bir türlü alamayan ve alamadığı için doyumsuzluk hissi yaşayan insanlardır yaşadığımız, karşılaştığımız. Olumlu ve yaratıcı bir çıkış bulunamazsa istediğini alamayanların alabilmek için “veriyormuş” gibi 

05 Temmuz 2020

Geleneksel Hollywood sinemasına karşı “öteki sinema”!

Baştan belirtelim, geleneksel Hollywood sineması olarak kastettiğim Hollywood sinemasının büyük bir bölümünü oluşturan ve hasılatı ana amaç olarak gören, dolayısıyla sinemayı sinema sanatı olarak değil piyasa için yapan sinemacılık. Aynı amacı güden Türkiye dahil dünyanın diğer ülkelerindeki sinemacılık anlayışını da bu adla adlandıracağım.

Nedir “öteki sinema”? Farklı öteki sinema türleri olsa da bahsedeceklerimin başlıca eğilimleri içereceğini baştan belirtmeliyim. Öteki sinema bazen kültür-sanat filmleri olarak da anılır. Japon, Güney Kore ve ABD’den de öteki sinemacılar çıkmasına rağmen (son yıllarda diğer pek çok ülkeden de) avrupa sinemacılarının çoğunluğu oluşturduğunu söyleyebiliriz. Pek çok izleyici tarafından ya anlaşılmaz ya da sıkıcı-bunaltıcı bulunduğu için izleyenleri Hollywood filmlerine göre daha azdır. Gelin biraz daha yakından göz atalım iki sinemaya.

Geleneksel Hollywood sineması daha ziyade imgelere dayanırken öteki sinema simgelere dayanır. Daha açık anlatmak gerekirse Hollywood sinemasında görsellik (imgeler) ön plandadır: Hızla değişen sahneler, koşuşturmacalar, patlayan silahlar, ölen insanlar, yaratıklar, diğer bilgisayar animasyonları, cinsellik içeren sahneler, güzel yüzler ve vücutlar, beyaz kahramanlar vb. En sık işlenen klişe senaryoyu “Toplumsal düzen aslında iyidir ama bu düzeni bozan kötü insanlar vardır ve onlar yok edilmelidir” teması oluşturur. Kötünün neden kötü olduğu hemen hiç sorgulanmaz ve üzerinde durulmaz. Son zamanlarda vizyona giren “Joker” filmi gibi az sayıda filmi istisna tutabiliriz tabi ki. Kötü o kadar kötüdür ki izleyiciyi filmin sonlarına kadar nefret ettirir. Bu şekilde izleyicinin adrenalini arttırılır. Filmin final sahnesinde genellikle beyaz ve erkek olan “kahramanımız” kötüyü ve kötüleri ortadan 

21 Temmuz 2018

Gelir Dağılımı ve Bencilleşme Üzerine bir Deneme

Çalışan kesimler içindeki pek çok iş kollunda statüler arasında büyük gelir uçurumları mevcut. En düşük ücret alanları genellikle işçiler ve taşeron işçiler oluşturuyor. Böyle bir işe bile zorla girmişler. Ellerindekini de kaçırmak istemiyorlar. Bir de işsiz kalmak var diyorlar. Yani ölümü görüp sıtmaya razılar. Bu sebeple sesleri çıkmıyor. Yüksek ücret alan işin yükü bende diyor. Diğer sektörlerde benzeri işi yapıp daha da yüksek ücret alanları gösteriyor. İki uç arasında bu konunun gündeme gelmesi var olan konjonktürde mümkün değil. Tam bir kilitlenme pozisyonu. Çünkü çalışanları bir araya getirebilecek ölçüde güçlü toplumsal değerler, ilkeler ve idealler çok zayıf durumda. Bu durumda her birey veya grupçuk kendini kurtarmak için debelenmekte.

24 Ocak 2015

Yunanistan Krizi, Emekçiler ve Sol

Yunanistan'ın kamu borçlarının özellikle 2000'li yılların başlarından itibaren hızla birikmesiyle 2010 yılında yaklaşık dört yüz milyar dolara ulaşan borç miktarı büyük bir mali krize bu kriz ise siyasal ve toplumsal krize dönüşmüştü. Borcun kamu borcu olması Yunan halkının tembel olduğu ve borçları yediği ama karşılığında pek bir şey de üretmediği yorumlarına yol açtı.

Sorunla ilgili dönemlerde hangi partilerin iktidar olduğunu incelediğimizde 2000-2004 yılları arasında bizdeki CHP ile yakın bir ideolojik duruşu olan PASOK'un iktidar olduğunu görüyoruz. 2004-2009 yılları arasında ise AKP, DYP, ANAP ideolojisine yakın liberal-muhafazakar sağ çizgideki Yeni Demokrasi partisinin iktidarda olduğunu görüyoruz. 2009 yılında PASOK tekrar iktidara geldiğinde ekonomik veriler üzerinde tahrifat yapıldığını ve gerçek borç miktarının gösterilenin üzerinde olduğu açıklaması yapıyor ve mali kriz ortaya çıkıyor.

Bu şekilde Yunanistan krizinin merkez sağ ve merkez sol olan iki burjuva partisi olarak PASOK ve Yeni Demokrasi damgası taşıdığı aşikar. Sosyalistlerin, komünistlerin bu krizde bir payı yok.

Gelelim acaba Yunan halkı borçları bir güzel yedi de sonra yan gelip yattı mı?

Pek öyle görünmüyor.

Örneğin Türkiye'de memurların haftalık çalışma süresi 40 saat iken Yunanistan'da 42 saat.

12 Aralık 2014

Sağlıkta Dönüşüm Projesi ve Piyasacılık

Uluslararası Para Fonu (IMF) tarafından 55 ülkede yürütülen sağlık hizmetlerinin¹ piyasalaştırılması programının Türkiye ayağı 2003 yılından itibaren “Sağlıkta Dönüşüm Projesi” adıyla AKP hükümeti tarafından yürütülüyor. Proje hakkında Tayyip Erdoğan “...ısrarla söylüyorum, nasıl dünyada her şeyin serbest piyasası varsa sağlıkta da serbest piyasa oluşmalıdır” demiştir².



Önceden kapitalist ülkelerin pek çoğunda bile kamu hizmeti olarak sunulan eğitim ve sağlık hizmetlerinin 1980'lerin başlarında belirginleşen şekilde dünyanın pek çok ülkesinde hızla piyasa kurallarına tabi tutulmasının kökeninde uluslararası büyük sermayenin yeni rant alanlarına ihtiyaç duyması bulunmaktaydı. Sermaye birikimi rejimi olan kapitalizm rekabet ilkesine göre işlediğinden, tekellerin rakiplerini saf dışı etmesi veya öne geçmesi için sermaye büyümesi merkezi öneme sahiptir. Uluslararası sermayenin 1970'lerdeki tıkanıklığını aşmak için eğitim ve sağlık gibi kamusal hizmetler de özelleştirmeye açılmış veya piyasa ilkelerine göre düzenlenmeye başlanmıştır.

20 Ekim 2014

1970'ler Türkiyesindeki Siyasal Şiddetin Analizi: Sağ-Sol Terörü mü?

Siyasal alanda verilen mücadeleler ile ideolojik alanda verilen mücadeleler bir bütünün parçaları. Bir yanda ivedi siyasi sorunlarımız var. Faşizan yönelimlerini gittikçe artıran bir iktidar, gericileştirilen bir toplum, Ortadoğu'nun şiddet sarmalına sokulan Türkiye ve çözülemeyen Kürt sorunu başlıcaları sayılabilir. Sosyalistlerin tüm bu sorunlar karşısında yaptıkları tahliller ve bunlara dayalı çözüm önerileri olsa da toplumda yeterli etkiyi ve yaygınlığı sağlayamadığını gözlüyoruz. Bunun önemli nedenlerinden biri egemenlerin ideolojik hegemonyası olsa gerek.

İdeolojik hegemonyayı, bir siyasal veya toplumsal kesimin toplumun diğer kesimlerine zor araçları kullanmaksınız veya bunların yanı sıra kullanarak bir düşünceyi benimsetmesi anlamında kullanıyorum. Örneğin kapitalistlerin ve liberallerin “İnsan doğası bencildir ve insanlar kar veya çıkar güdümü olmaksızın yeterli çalışmazlar” önermesi günümüz dünyasında ideolojik hegemonya sağlamıştır. Gene aynı örnekten gidersek böyle bir ideolojik hegemonya altında bulunmamızın da önemli etkisiyle kamu kurumlarının özelleştirilmelerine karşı yapılan siyasi mücadeleler yeterli etkiyi sağlayamamaktadır.

Bu yazımda Türkiye'de 12 Eylül 1980 askeri darbesi öncesi siyasi şiddet ortamınının anlatımını sağ-sol çatışması kavramına hapseden ve bu konuda ciddi anlamda hegemonya sağlayan söylemin eleştirisini yapmaya çalışacağım.

12 Eylül 1980 askeri darbesi öncesi siyasi şiddet ortamının sağ-sol çatışması sözleriyle özetlenen söylemi pek çok bakımdan sorunludur. Bu söylem devletin ve ABD emperyalizminin, toplumsal örf ve geleneklerin ve de tarihsel sürecin rolünü göz ardı etmektedir. Diğer yandan ideolojileri dışlayıcı bir kisveye bürünmesiyle apolitizasyona katkısı olmuş böylece insanların ilgi alanı toplumdan bireyin kendisine doğru kaydırılmıştır.

17 Ekim 2014

Solcular Her Şeye Karşı mıdır?

Sosyalistlere sık sorulan bazı sorular var. Bunların bir kısmı gerçekten öğrenmek amacıyla sorulan sorular, bir kısmı ise sorudan ziyade iddia veya itham. Ancak öyle de olsa en azından etki alanları düşünülerek yanıtlamakta ve karşı savda bulunmakta fayda olabilir. Bu soru ve iddialardan ikisini geçmiş yazılarımda ele almaya çalışmıştım. Birincisi bireysel olarak kar veya çıkar elde etmeksizin insanların yeterli düzeyde çalışmayacaklarını ileri süren liberal varsayımdı. Bu yazıyı “Performansa dayalı ücretlendirme olmazsa insanlar yeterli düzeyde çalışmazlar mı?” başlığıyla yayımlamıştım. İkincisi ise toplumsal mücadele bütünlüğünü sekteye uğratmak, yaşamı birbirinden kopuk parçacıklara bölmek amacı taşıyan, sendikaların ideolojilerden uzak durması fikrine yanıtı içeriyordu. Bunu "Sendikalar İdeolojilerden Uzak mı Durmalı?" başlığıyla yayımlamıştım.

Sık sorulan sorular kapsamındaki yazılara üç ilave daha yapmaya karar verdim. Bu kapsamdaki üçüncü yazım olan bu yazımın konusu “Solcular her şeye karşı mıdır?”. Dördüncü yazının konusu ise “1980 öncesi siyasi şiddetin nedeni sağ-sol çatışması mı idi?” olacak. Beşinci yazının ki “Komünizm öldü mü?”.

Üçüncü soruyu ele almaya başlayalım. Solcular her şeye karşı mıdır?

Bu aslında sorudan ziyade şöyle bir suçlamadır: Solcular her şeye karşıdır!

31 Temmuz 2014

Dinlere Neden İnanmıyorum



İnanç ve düşüncelerimiz yaşamımızın gidişatını etkiliyor. Yaşamımızın gidişatı ise sadece kendimizi değil çevremizdeki insanları, en azından ailemizi, arkadaş ve akrabalarımızı bazen ise toplumun diğer kesimlerini olumlu veya olumsuz etkileyebiliyor. O halde inançlarımız sadece kendimizi ilgilendirir demek tam bir doğru sayılmamalı. Hele bu inanç ritüelleri olan bir dini inanç ise -ki günümüzün yaygın dinlerinin neredeyse tamamı ritüelleri ve dışa vurumları olan dinlerdir- başkalarının en azından algı alanına girmiş demektir. Sonuçta insan toplum içinde var olan ve orada anlam kazanabilen bir varlık. Birbiriyle etkileşmesi anlaşılır. Bu etkileşim açısından insanlık tarihinde dinlerin önemli bir yeri var. Hem bireylerin iç dünyasını hem de toplumu etkiliyor. İnanmadığım halde bu konuda beni yazmaya iten de bu. Amacım inanırları kırmak değil, gerçekçilik ilkesine sadakat.

On yedi yaşıma kadar ülkemizdeki çoğu insan gibi bir Müslümandım ve o yıl bir açıklamalı Kur’an meali bir de namaz hocası kitabı almıştım. Buna rağmen dinsel inancımdaki ilk önemli sarsılma gene o yıl bir fizik kuralını arkadaşlarımla irdelerken gerçekleşti: “Madde var iken yok olmaz, yok iken var olmaz” (1). O ana dek insan hayatında dinin yeri ayrı, bilimin yeri ayrı diye düşünürdüm. İlk kez ikisinin birbiriyle ciddi anlamda çatıştığını fark etmiştim. Madde yoktan var olmaz ise ezelden beri var olageliyor olabilirdi. Var iken yok olmaz ise ebediyete dek var olabilirdi. O halde tanrısız bir evren bilim ve mantık sınırları içinde mümkündü!

Muhtemelen aynı fizik kanunu bazı kişilerde benzeri etkiyi yaratmayabilirdi. Bende yaratmasının nedeni sanırım çocukluğumdan beri bilime çok meraklı ve saygı duyuyor olmamdı. 5-6 yaşlarımdayken ABD’de havacılık eğitimi alan bir akrabamızın NASA’nın uzaya yollayacağı bir füzesi önünde çektirdiği fotoğrafı mektuptan açtığımda büyük bir heyecan hissetmiştim. On iki yaşımdan itibarense TÜBİTAK Bilim ve Teknik Dergisini her ay harçlığımdan harcadığım parayla düzenli almaya başlamıştım. İşte bu temeller üzerinde din ve bilimin çatışması benim açımdan önemli oldu.

İlerleyen yıllarda genel olarak din olgusunu ve özellikle içinde bulunduğum için karşı karşıya bulunduğum İslam olgusunu çeşitli yönleriyle incelemeye ve düşüncelerimi detaylandırmaya çalıştım. Turan Dursun (2), İlhan Arsel, Arif Tekin ve Erdoğan Aydın gibi aydınların bilgi birikimimde çok önemli katkıları oldu.

İslama ve diğer dinlere inanmama gerekçelerimi tarihsel, ahlaki, toplumsal ve siyasal, bilimsel, teolojik ve psikolojik olmak üzere altı kategori altında sıralayabilirim:

1) Tarihsel nedenler:

a- Dinler doğa üstü bir güç (tanrı) tarafından değil insanlar tarafından oluşturuldukları için, içinde doğdukları toplumun değer yargılarını ve toplumsal modelini esas almışlar ancak bunda biçimsel değişiklik ve kısmi yeniliklere gitmişlerdir.

Gerek İslam gerekse Hıristiyanlık ve Yahudilik inançları, doğdukları toplumun tarihsel özelliklerini adeta kopyalamışlardır. Şöyle ki, örneğin İslam'da bir kral (tanrı), ulak (Cebrail), elçi (peygamber), cellat (Azrail), işkencehane (cehennem), ajan (Kiramen katipleri), eskort (Hafaza melekleri) vardır. Tanrı, aynı bir kral gibi tüm sözlerine harfiyen uyulmasını ister, uymayan cezalandırılır. Allah’ın diğer adlarından birinin Melik (kral) olduğuna da dikkat çekmek gerekli.

b- Dinlerin tarihsel evrimi içinde İbrahimci dinler (Hristiyanlık, Yahudilik ve İslam) tek tanrılı din değil çok tanrıcılıktan tek tanrıcılığa geçişte ara aşamada bulunan dinler kategorisinde değerlendirilebilir. Çünkü örneğin İslam’da her ne kadar görünüşte tek tanrı varsa da çok tanrılı dinlerdeki diğer tanrılar güç ve yetkileri kısıtlanmış şekilde melek adıyla varlıklarını sürdürüyorlar. Çok tanrılı dinlerin tanrıları Cebrail, Mikail, Azrail, İsrafil, Hafaza Melekleri vb. adlarla adeta varlıklarını devam ettiriyorlar. Bu sebeple insanlığın çok tanrılı dinlerden gerçek tek tanrılı din olan deizme (3) geçişi birden bire olmamış, yüzlerce yıl süren toplumsal-dinsel evrim sonucu gerçekleşmiş görünüyor.

c- Dünya tarihinin bilinen en eski uygarlığı olan Sümer uygarlığına ait tabletlerin 19. yy.’dan itibaren arkeologlarca ortaya çıkarılması ve çivi yazılarının deşifre edilmesiyle batı dünyası dinsel açıdan önemli bir sarsıntı geçirdi. Çünkü Musevilikten daha eskilere giden bu uygarlığa ait tabletlerde Gılgamış Destanı (4) adı verilen bir destan yazılıydı ve bu destan Nuh Tufanı öyküsünün (5) çıkış kaynağı olma yönünde kuvvetli şüpheler uyandırdı. Destanda ölümsüzlüğü arayan Gılgamış adlı kahramana Enlil şöyle bir öykü anlatıyor: Tanrılardan bazıları kendilerini rahatsız ettiği için insanların üzerine tufan salacaktır. Böyle bir tufan planı konuşmasını duyan bir diğer tanrı sevdiği kahramanı kurtarmak için ona gizlice haber verir. Kahramanımız büyük bir gemi yapar ve içine doldurduğu hayvanlarla birlikte kurtulur.

Tufan mitleri pek çok uygarlıkta görülse de Gılgamış Destanındaki öykünün Tevrat’taki öykü ile çok büyük benzerlikler taşıması, örneğin dışarı salınan kuş ve geminin dağa oturması gibi detaylarda aynılık olması Sümer uygarlığındaki bu efsanenin sonradan o bölgede bir süre köle olarak yaşayan Yahudilerin kutsal kitaplarına sızmış olması kuvvetle muhtemel görünüyor.

d- Dinler, çıkışlarından bugüne hiç bir zaman insanlığın eşitlik, özgürlük, refah ve mutluluk hedeflerini sağlayabilecek bir toplumsal düzeni kuramadılar. Hatta Hristiyanlığın tüm kurallarıyla uygulandığı dönemde orta çağ karanlığı ve engizisyon işkenceleri, İslam’da ise recm cezasından köleliğe, falakadan tutun kız çocuklarının okula gönderilmeyişine, cihat savaşlarına kadar uzanan kötülükler hakim oldu ve halen de olmakta (Bkz. Ortadoğu).

e- Dokuzuncu ve on dördüncü yüzyıllar arasında başta Endülüs’te olmak üzere İslam coğrafyasındaki görece ilerlemeler (İbn Sina, Farabi, İbn Haldun vb.) kökenini İslami kaynaklardan değil Aristo, Eflatun, Hipokrat vb. eski Yunan felsefecileri ve bilim insanlarından aldılar.

f- Eski Mısır inancında Ra’nın çocuklarından biri olan kötülük tanrısı Set domuz ile simgeleniyor. Eski Mısırlılar sadece dolunayda domuz eti yiyor diğer zamanlarda yemiyorlar. Bu gelenek evrimleşerek haram kavramı şeklinde Yahudiliğe ve oradan İslam’a geçmiş görünüyor.

g- Cehennem sözcüğü hem dilsel köken hem de kavramsal olarak pagan döneminden geliyor. İbranice gehinnom sözcüğü ge (vadi), hinnom (Kudüs yakınlarında bir bölge) sözcüklerinin bileşiminden oluşuyor (6). Yani Hinnom Vadisi anlamında. Pagan döneminde Kudüs yakınlarındaki Hinnom Vadisinde ölüler yakılırmış. Ölüm ve ateş kavramlarının cehennem sözcüğünün özü olması buradan geliyor, pagan kökenden.

h- İslam dahil hiçbir semavi din köleliği kaldırmamıştır. Bu durum dinlerin içinde doğdukları tarihsel ortam ile bağıntılıdır. İslamda köle azad etmek sevap olmasına karşın köle sahibi olmak günah değildi. Bir köleyi azad edip sevap kazanmak ama hemen ardından köle pazarından köle satın almak mümkündü. Dolayısıyla İslam'da kölelik kurumu kaldırılmadı. Batı'nın baskısıyla Osmanlı’da 19. yy.’da Arabistan’da ise 20. yy.’da kaldırıldı.

i) “Benim dinim bana, sizin dininiz sizedir” ve “Dinde zorlama yoktur” ayetleri evrensel olarak geçerli değil, tarihi olarak I. Mekke dönemi için geçerlidir. Bu dönemde Mekke'de Müslüman sayısı henüz çok azdı ve pagan baskısını azaltmak için yumuşak bir politika izleniyordu. Medine'ye göçten sonra cihat dönemi başlamış, söz konusu ilke rafa kaldırılmıştır. Örneğin Medine'nin Beni Kureyza mahallesi paganlara yardım ettikleri gerekçesi ile kuşatıldıktan 2-3 gün sonra teslim olmasına rağmen 400-600 arasında erkeği Hz. Muhammed tarafından idam ettirilmiştir.

2) Ahlaki nedenler:

Tüm dinler tanrı tarafından değil insanlar tarafından oluşturuldukları için içinde bulundukları toplumu değiştirme amacı gütseler de önemli ölçüde o toplumun değerlerinin etkisi altındadırlar. Bu değerlerden biri de o toplumun ahlaki değerleridir ve yüzlerce, binlerce yıl öncesinin ahlaki değerleri ile günümüzün genel kabul gören ahlaki değerleri arasında ciddi çatışmalar görülür. Örneğin Hz. Muhammed’in Hz. Aişe 6 yaşında iken onunla evlendiği 9 yaşına geldiğinde ise gerdeğe girdiği sahih (doğru) kabul edilen Buhari hadisleri içinde yer alır (Bkz. Sahih-i Buhari, Kitab-ul Nikah bölümü). O tarihsel dönemde Arabistan’da kızlar çoğunlukla o yaşlarda evlendiriliyor ve gerdeğe sokuluyor olabilir. Ancak söz konusu olan tüm zamanlara ve tüm insanlığa doğruyu ve gerçeği anlatmak için gönderildiği iddia edilen bir peygamber ise bulunduğu topluma hiç olmazsa bu gibi konularda uymak değil değiştirmek ve uyarmak zorunda olmalıydı. Ortada ciddi bir ahlaki sorun olduğu ortada. Sorunu ele alan İslamcıların diğer savunmaları da tatmin edici olmaktan uzaklar:

a- “Söz konusu hadis uydurmadır”: Biraz İslam dinini araştırmış olanlar bilir ki İslam’da bilgi kaynakları ayet, hadis ve sünnet olmak üzere üçtür. Hadis kaynaklarının en başında ise Buhari hadisleri gelir. Sahih-i Buhari olarak anılır.

b- “Arabistan’da sıcaktan dolayı kız çocukları ergenliğe erken giriyorlar”: Hadiste Aişe arkadaşlarıyla salıncakta oynarken kadınlar tarafından alınıp gerdeğe götürüldüğü yazıyor. O halde Aişe o dönemde adet görebiliyorsa da ruhen çocuktur (7,8).

Diğer bir sorun evlatlığı Zeyd’in boşadığı karısıyla evlenmesi. Her ne kadar İslami kesim bu evliliği Zeyd eşini boşadığı için meşru görse de İmam Taberi hadislerinde Hz. Muhammed’in bir gün Zeyd’i görmek için evine gittiğinde kapıyı Zeyd’in eşi Zeyneb’in açtığı ve Hz. Muhammed’in o an ilgi duymaya başladığı, sonra durumu fark eden Zeyd’in eşini peygambere verebilmek için boşadığı olarak yorumlanabilecek hadisler olduğunu dikkate almakta fayda var. Hatta sırf bu meseledeki sorunları çözebilmek için Ahzab Suresi'nde konuyla ilgili ayetlere yer verildiği de hesaba katılmalı (9).

Günümüzün genel ahlaki değerleri ile ilgili ciddi çatışma örnekleri arttırılabilir. Tüm bu örnekler evrensel olma iddiasındaki dinlerin evrensel olmayıp içinde doğdukları toplumlarla sınırlı bir kavrayışa bağlı olduklarını gösteriyor. Dinler evrensel değil yereller. Bu sebeple günümüzün ortalama-genel ahlaki değerleriyle ciddi farklılıkları söz konusu.

3) Toplumsal ve siyasal nedenler:

a- Adına ister semavi dinler ister İbrahimci dinler diyelim üç büyük din olan İslam, Hristiyanlık ve Yahudilik insanları haklar, özgürlükler ve sorumluluklar bütünlüğü içinde değil sadece sorumluluklar çerçevesinde ele alıyor. Nasıl bir ana-baba, komşu, mümin, kul vb. olunması gerektiği ile ilgili insanlara sürekli şekilde sorumlulukları bildiriliyor. Oysa Aydınlanma Çağından beri farkındayız ki insan olarak yaşamda sadece sorumluluklarımız değil hak ve özgürlüklerimiz de olmalı. Ancak bu bütünlük içinde insani değerimizi yükseltebiliyoruz. Ama dinler Aydınlanma Çağı öncesindeki tarihsel izleri taşıdığı için hak ve özgürlüklere değinmiyorlar. Bu durum dinsel inançların günümüzde sıklıkla siyasi yelpazenin muhafazakar sağ kısmında yer almasıyla sonuçlanıyor. Hatta hak ve özgürlük vurgusuna dayalı olan sola karşı gerici saldırganlığın kaynağı olabiliyorlar (Madımak Katliamı vb).

b- Din, neoliberallerin yaşamı neredeyse tamamen metalaştırdığı, her şeyin parayla alınır satılır duruma getirildiği günümüz kapitalizminde manevi boşluğa düşen insanların hissettiği acıya karşı zihni uyuşturan bir afyon durumunda. Sermaye sınıfının sömürü aracı. Haksızlığa karşı mücadeleyi değil yerinde sayan sabrı ve sonsuz olan öteki dünyaya odaklanmayı salık veriyor. "Bu dünyaya da önem veriyor" diyenler olabilir. Ancak "Sonsuz öteki dünya/70 yıllık bu dünya" anlayışı kefeye konduğunda ağırlık “öteki dünya”ya basıyor İslam anlayışında.

c- İmana (dogmatizm) dayalı olan dinsel değerler ile akla dayalı olan seküler değerler arasında uzlaşmaz bir çelişki vardır. Bu uzlaşmaz çelişkiyi uzlaştırıcı bir sentezle çözmeye çalıştığı için Anti-kapitalist Müslümanlar gibi siyasi hareketlerin uzun vadeli ve ciddi bir başarı şansları olamaz.

d- “İstişare” olgusu demokrasi olgusunun yerini tutamaz. İstişare danışma amaçlıdır ve genellikle bir odaya sığabilecek sayıda insanla yapılır. Sonuçları ise lider için bağlayıcı değildir.

4) Bilimsel nedenler:

a- Sadece bu yazının başlarında değindiğim fizik kanunu değil en başta evrim teorisi (10,11) yaratılış inancına dayalı olan Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam dinlerini yanlışlıyor.  İnsanın “kutsal” kitaplardaki gibi birden bire yaratılmadığını, canlılığın üç milyar yıl boyunca evrimleştiğini ve bu şekilde milyonlarca canlı çeşidinin oluştuğunu ve insanın da bunlardan biri olduğunu gösteriyor. Üstelik bu görüşü destekleyen çok sayıda deney yapılmış ve teori doğrulanmış durumda. Başlıktan çok uzaklaşmamak için sadece bir örnek vermek istiyorum. İnsanda doğuştan körlükle ilgili sorumlu genin pax6 geni olduğu biyologlar tarafından biliniyor. Meyve sinekleri üzerinde yapılan araştırmalar sonucunda bu sineklerde doğuştan körlüğe de pax6 geninin neden olduğu saptanmış (12). Bunun gibi çok sayıda deney insan ve diğer canlıların milyonlarca yıl önceki ortak bir atadan evrildiği gösteriyor.

Milyonlarca yıl içinde ilkel canlılardan gelişmiş canlılara doğru evrimleşme sürmüş ancak toprak, iklim gibi nedenlerle farklı derecelerde ve farklı yönlerde evrimleşme meydana gelmiştir. “Nasıl oluyor da dünyada bu kadar farklı ve renkli canlı türü meydana geliyor, bunların bir yaratıcısı olması gerekmez mi?” sorusunun yanıtı budur.

Her ne kadar başta fanatik Evangelik kilise olmak üzere her yıl milyonlarca dolar gericilerce evrim teorisi aleyhindeki yayınlara ve çalışmalara ayrılıyorsa da bilimsel anlamda başardıkları bir şey yok. Keza onların izinden giden Adnan Oktar (Harun Yahya) kuru gürültüden başka bir şey üretmiyor.

b-  Evrende kusursuz bir düzen olduğu şeklindeki dinsel iddia yerine düzen ve düzensizliğin iç içe geçtiği karmaşık bir düzenin olduğu bilimsel açıdan doğru görünüyor. Bir yandan gezegen ve yıldızlar yörüngelerinde düzenli bir seyir izlerken diğer yandan büyük çarpışmalar ve yön değiştirmeler gözleniyor evrende. Örneğin dünyaya 4.5 milyar yıl evvel büyük bir gök cismin çarpması sonucu uzaya fırlayan bir parçasının ayı oluşturduğu bilim insanlarınca kabul ediliyor. Venüs’ün kendi ekseninde dönüş yönünün diğer gezegenlerden farklı olmasının (13) nedeni gene çok büyük bir gök cisminin çarpması. İçinde bulunduğumuz Samanyolu galaksisinin saatte 1.5 milyon km. hızla Andromeda galaksisine doğru yaklaştığı ve yaklaşık dört milyar yıl sonra bu iki galaksinin çarpışacağı astronomlar tarafından tespit edilmiş durumda. Sadece astronomik olgular değil genetik anomalili doğan insan veya hayvanlar gibi olgular da her şeyin ahenk içinde ve mükemmel bir düzen içinde sürmediğini gösteriyor.

5) Teolojik nedenler:

a- Abdest, namaz, ramazan orucu, hac ziyareti, tavaf, zekat, mehir gibi inanç ve ibadetler İslam dininden önce de Arap paganları (müşrikler) tarafından biliniyor ve uygulanıyordu. Bu durum Müslümanlar tarafından “İslam dini Hz. İbrahim’den beri vardı” şeklinde açıklanıyor. Ancak ortada ciddi bir sorun var: Eğer bu sayılan inanç ve ibadetler Hz. İbrahim’den beri vardıysa ama dejenere edildi ve değiştirildiyse Kur’an’da doğrusunun nasıl yapılması gerektiği yazılmalı idi. Oysa ne abdestin, ne namazın, ne ramazan orucunun, ne hac ziyaretinin ve tavafın ne zaman, nasıl ve hangi kurallara uyularak yapılması gerektiğine dair Kur’an’da hemen hiç bir şey yazmamaktadır. Bu bilgi açıklığını kapatmak için sünnet kavramı kullanılmıştır. “Bunların nasıl yapılacağı yazılmamış, peygamberin uygulamalarının gözlenmesi ve uygulanması ile kuşaktan kuşağa aktarılmıştır” denilmektedir.

b- Kur’an bazı ayetlerinde apaçık bir kitap olduğunu iddia etmesine rağmen “elif, lam, lim” gibi Arapça harf bileşimlerinin kitabın tam altı yerinde geçmesinin ne anlama geldiği bugüne dek hiç bir İslam alimi tarafından açıklanabilmiş değil.

c- Her surenin başında yer alan besmelenin ayet kabul edilip edilmeyeceği İslam alimleri arasında tartışmalı.

d- Kur’an’da Hz. Muhammed’in günlük yaşantısıyla ilgili olup genel anlamda dünya insanlığını pek de ilgilendirmeyen ya da önem değeri düşük konularda ayetler yer alıyor. Örneğin Hz. Ömer’in evine kapıyı vurmadan giren birisi olduğu için eve girerken izin alınması gerektiği ile ilgili bir ayet bulunuyorken dünya barışı veya insan sevgisi gibi çok önemli konularda hiç bir ayet bulunmuyor.

e- Kur’an’ın çok büyük bir bölümü inanmayanları korkutmaya yönelik.

f- Dönemin Arabistan'ında şiir saygın bir uğraş olduğu için Kur’an dili de şiirsel yapılmış.

g- Kur’an’da anlatılan Hz. Musa, Hz. İsa, Hz. Yunus vb. öyküleri orijinal kaynaklarından okunduktan sonra -örneğin Tevrat’tan/Eski Ahit’ten- kötü bir özet gibi görünüyor.

h- “Sırat köprüsü” inancı o dönemin İran dini olan Zerdüştlükteki Çinvat Köprüsü inancından (14) alınmış izlenimi veriyor.

i- Hz. Muhammed’in Cebrail mağarada“Oku!” dediğinde “Ben okuma bilmem ki” demesini içeren diyaloğun aynısı daha eski bir din olan Zerdüştlükte yer alıyor. Bu diyalogun İslam kaynaklarına geçmesindeki muhtemel isimlerden biri Selman-i Farisi. İranlı Selman olarak Türkçeleştirilebilecek bu kişi Araplara esir düşmüş bir İran prensidir. Zeki ve bilgilidir, uzun yıllar Hz. Muhammed’in başdanışmanlarından biri olmuştur.

j- Hz. Muhammed’in 40 yaşında peygamberliğini ilan etmesinden önceki yaşamında genel kanının aksine önemli yaşam tecrübeleri ve bilgi birikimi olduğuna yönelik sağlam kaynaklar bulunuyor. 9 ve 16 yaşlarında olmak üzere o dönemin kültürel ve ekonomik bakımdan en gelişmiş şehirlerinden biri olan Şam’a iki kez kervanla birlikte katıldığı bizzat İslam tarihi kaynaklarında geçer. Bu gezilerde Bahira ve Nastura adlı iki bilgili Hristiyan rahiple tanışıyor.

21 yaşında iken Mekke’de o dönem için insan hakları örgütü gibi kabul edilebilecek olan Hılful Fudul (15) cemiyetine katılıyor. Bu cemiyetin başta Hac ziyaretine gelmekte olan kafilelerin yağmalanmasını engellemek olmak üzere zulümlerle mücadele ettiği söylenir. Diğer yandan İmam Taberi hadislerinde Hz. Muhammed’in peygamberlik dönemi öncesinde Mekke’de demircilik yapan Yaiş adlı bilge bir kişinin dükkanını sık sık ziyaret ettiği yazılıdır.

k- İslam öncesinde kız çocuklarının diri diri gömüldüğü sadece iki kabile için atfedilmektedir. Bunlar Esedoğulları ve Temimoğulları kabileleridir ki koca Arap yarımadası düşünüldüğünde düşük bir yüzdeyi oluştururlar. Hz. Muhammed’in kabilesi olan Kureyş’de kız çocuklarının hiçbir zaman diri diri gömülmediği biliniyor.

l- Tarihsel kaynaklardan Hz. Muhammed’in ölümünün çok ağrılı bir hastalık sürecinden sonra olduğunu biliyoruz. İslamcıların “O da bir insandı” şeklinde savunma yapması yetmiyor çünkü gene İslam inancına göre Allah Hz. Muhammed için “Sen olmasaydın kainatı yaratmazdım” demiştir. Hal böyle olunca neden en sevdiği kuluna böylesine ağrılı bir ölümü reva gördü sorusunun yanıtı zor. “Deniyor, sınıyor olabilir” vb. şekillerdeki yanıtlar peygamberlik görevinin bittiği ve ölüm safhasına gelindiği göz önünde bulundurulduğunda anlamlı görünmüyor.

m- Kur’an’ın derlenmesi ve kitap haline getirilmesi Hz. Muhammed’in ölümünden yıllar sonra yapılıyor. O döneme kadar orijinal Kur’an’ın ayetleri çeşitli kişilerin evlerinde dağınık vaziyette. Bir kurul oluşturularak duyuru yapılıyor ve herkesten ellerindeki Kur’an ayetlerini getirmesi ve doğruluğu için iki de şahit göstermesi isteniyor. Derleme bitip kopyası da (mushaf) oluşturulduktan sonra orijinal Kur’an yakılarak imha ediliyor. Yani günümüzde orijinal Kur’an yeryüzünde yok! Elimizdeki en eski mushaf Hz. Osman mushafı.

6) Psikolojik nedenler:

Psikanaliz açısından tanrı imgesi süper ego (üstbenlik) işlevinde diyebiliriz. İd’i (nefs) kontrol altına almaya çalışır. Bu anlamda geleneksel toplumlardaki otoriter babanın çocuğun kişilik gelişimindeki rolünü üstlenmiş gibidir.”Kutsal” kitapların tanrı imgesi babacan bir baba değil otoriter bir baba görünümünde.  Geleneksel bir toplumda çocuğun mutluluğu babanın söylediklerine uymakla yakından ilgilidir. O baba çocuğu mutlu veya mutsuz edebildiği gibi bir inanır için de “tanrı”nın direktiflerine uyup uymamak benzeri etkilere yol açar. Ona uymakla cenneti, uymamakla cehennemi ön görürüz.

Kendisini gerek doğa karşısında gerekse sömürü ve kötülüğün kol gezdiği bir toplumda yalnız ve çaresiz gören insanlar için tanrı imgesi sıklıkla bir sığınak oluyor. Bu anlamda isteklerimizi, sıkıntılarımızı, yalvarmalarımızı dinleyen bir ebeveyn gibidir tanrı. Gene bir ebeveyn gibi bu istek ve yalvarmalarımıza duyarlılık gösterir veya göstermez. Kararından sual olmaz.

***

Dinler, ilkel insanın doğayı ve yaşamı anlamlandıramadığı ve sorunlarını çözemediği çağlarda bir anlamlandırma çabası ve çözemediği sorunlar için manevi sığınak ve teselli aracı olmuştur. Ancak özellikle Aydınlanma Çağından itibaren sadece bilim ve teknolojide değil sanat, edebiyat, felsefe, hukuk gibi alanlarda gelişmeler ve demokrasi, insan hakları, sosyalizm gibi kavramların ortaya çıkması ve yaygınlaşması dinlere olan ihtiyacı son derece azaltmıştır. Her ne kadar yukarıda sayılan kavram ve değerler insanlığı güllük gülistanlık yapmamış, önemli sorunlar yaşanmış ve tıkanıklıklarla karşılaşılmışsa da çözüm bunlardan vazgeçmek ve geriye dönmek değil ileriye doğru gitmek olmalıdır. Tarihsel zorlukları çarkı geri çevirerek değil ileriye doğru çevirerek aşacağız.

Ölümlü olmamız, ölümü görüp sıtmaya razı olmamızı gerektirmez. Ölümlü bir varlık olduğumuz bilincinin getirdiği bunaltının yaşamı anlamlı yaşayanlarda olmadığı veya yenilebilir olduğunu biliyor, gözlüyoruz. Yaşanmamış yaşamımız veya yarım kalmış “işlerimiz” bu işleri tamamlayabilmek için ölümden sonra da bir yaşam olması gerektiği yönünde bir dogmayı körükleyebilir. Tadamadığımız mutluluklar, uğradığımız haksızlıklar, erken ölen sevdiklerimiz, söylenemeyen sözler için öteki bir dünya “olmalı” derken aslında olduğunu değil olmasına ihtiyaç duyduğumuzu göstermiş oluruz.

Özetle dinin kökeninde çaresizlik, acizlik, korku gibi duygu ve durumlar vardır. Dinler, negatif duygulardan beslenirler. Tasavvufçu ve batıni yorumlar sevgi temelli ve pozitif bir yorum olsalar da temel dinsel metinlerle olan çelişkilerinden dolayı yaygınlaşamamaktadırlar. Yedi asırdan fazla zaman geçmesine rağmen Mevlana'nın izinden gidenlerin Müslümanlar içinde çoğunluğu sağlayamaması da bundan kaynaklanmış olmalı.

İnanç, insanlar için bir ihtiyaç. Ancak dogmatik bir inanç değil akla, bilime, barışa, dostluğa, eşitliğe ve özgürlüğe dayanan seküler bir inanç yeterli olmalı.


1) http://tr.wikipedia.org/wiki/Anaksagoras
2) http://www.turandursun.com/
3) http://tr.wikipedia.org/wiki/Deizm
4) http://tr.wikipedia.org/wiki/G%C4%B1lgam%C4%B1%C5%9F_Destan%C4%B1
5) http://panteidar.wordpress.com/2010/02/03/nuh-tufani/
6) http://tr.wikipedia.org/wiki/H%C4%B1ristiyanl%C4%B1kta_cehennem
7) http://turan-dursun.blogspot.com.tr/2011/12/muhammed-in-cinsel-hayat-1.html
8) https://eksisozluk.com/hz-aysenin-9-yasinda-peygamberle-gerdege-girmesi--2657315
9) https://eksisozluk.com/muhammedin-evlatliginin-esi-ile-evlenmesi--2519451
10) http://evrimianlamak.org/
11) http://evrimteorisi.org/
12) http://evrimianlamak.org/e/A8e:G%C3%B6zler_10
13) http://tr.wikipedia.org/wiki/Eksen_e%C4%9Fikli%C4%9Fi
14) http://tr.wikipedia.org/wiki/%C3%87invat_K%C3%B6pr%C3%BCs%C3%BC
15) http://tr.wikipedia.org/wiki/H%C4%B1lful_Fudul